Ağzıma zar zor sığsa da ikinci tatlı sakızı da atıp keyfini çıkara çıkara çiğnediğim yaşları özledim...
Yoğurt almaya gittiğimde, dönüşte yolda yoğurdun kaymağını parmak parmak yiyebilme lüksüne sahip olduğum yaşları özledim...
Bakkaldan aldığımız çatapatları ayakkabımın topuğuna yapıştırıp kendi etrafımda fır fır dönerken, dünyanın dönmesini önemsemediğim yaşları özledim...
Bin bir güçlükle gazete kuponu biriktirip aldığım mikrofonlu kasetçalara kendi söylediğim şarkıları kaydederken kendimi Sezen Aksu hissettiğim yaşları özledim...
Ramazanda mahallenin bütün çocuklarıyla beraber ezanın okunmasını beklerken heyecanlandığım yaşları özledim...
Kuaföre gittiğimde boyum yetişmediği için altıma minder koydukları zaman utandığım yaşları özledim...
Arkadaşlarla bir gün kavga etsek ertesi gün bir şey yokmuş gibi oyuna devam edebildiğim yaşları özledim...
Mahalledeki kızların da arkadaş, erkeklerin de arkadaş olduğu, ayrılık, aldatılma, acıları yaşamadığım yaşları özledim...
Düşüp bir yerimi incitsem annemin hemen bir yara bandıyla müdahale ettiğinde huzur duyduğum yaşları özledim...
Şeker kız Candy çizgi filminde sevgilisi attan düşüp öldüğünde ağlayabilecek kadar saf olduğum yaşları özledim...
Bayramlarda topladığımız üç kuruş para ile aldığımız “kader kısmeti” mahalle arkadaşlarına çektirmeye çalışıp, sözde yaptığımız ticaret ile parayı geri kazanamasak da, kutudan çıkan dandik gofretleri yerken mutlu olduğum yaşları özledim...
...
...
...
bizim küçüklüğümüzde daha bir güzeldi her şey... daha bir özeldi. Biliyorum ki yeni neslin böyle özleyecek bir çocukluk yaşı olmayacak. Siz hangi yaşınızı özlüyorsunuz?
Hepsinin gözleri güzeldir. Hepsinin canlıyken pulları kadın elbiselerine, kadın kulaklarına, kadın göğüslerine takılmağa değer. Nedir o elmaslar, yakutlar, akikler, zümrütler, şunlar bunlar?...
Mümkün olsaydı da balolara canlı balık sırtlarının yanar döner renkleriyle gidebilselerdi bayanlar; balıkçılar milyon, balıklar şan ü şeref kazanırdı. Ne yazık ki soluverir ölür ölmez, öyle ki, büzülmüş böceklere döner balık sırtının pırıltıları. Benim, size ölümünü hikâye edeceğim balığın öyle parıltılı, yanar döner pulları yoktur. Pulu da yoktur ya zavallının. Hafifçe, belirsiz bir yeşil renkle esmerdir. Balıkların en çirkinidir. Kocaman, dişsiz, ak ve şeffaf naylondan bir ağzı vardır: Sudan çıkar çıkmaz bir karış açılır. Açılır da bir daha kapanmaz.
Vücudu kirlice, esmer renkte demiş miydim?
Rum balıkçıların hrisopsaros -Hristos balığı- dedikleri bu balık, vaktiyle korkunç bir deniz canavarı imiş. İsa doğmadan evvel, Akdeniz'de dehşet salmış. Bir Finikeli denize düşmeye görsün! Devirdiği Kartacalı çektirmesinin, Beni İsrail balıkçı kayığının sayısı sayılamamış. Keser, biçer; doğrar, mahmuzlar; takar, yırtar; kopararır atar; çeker, parçalarmış. Akdeniz'in en gözü pek; insandan, hayvandan, fırtınadan, yıldırımdan, belâdan, işkenceden yılmaz korsanı, dülger balığının adından bembeyaz kesilirmiş.
İsa, günlerden bir gün, deniz kenarında gezinirken sandallarını büyük bir korkuyla bırakıp kaçan balıkçılar görmüş. "Ne oluyorsunuz?" diye sorunca balıkçılara; "Aman" demişler balıkçılar, "elâman! Elâman bu canavardan! Sandalımızı kırdı, arkadaşlarımızı parçaladı. Hepsinden kötüsü, balık tutamaz olduk, açlıktan kırılırız."
İsa, yalınayak, başı kabak, dülger balıklarının yüzlercesinin kaynaştığı denize doğru yürümüş. En kocamanını, uzun parmaklı elleriyle tutup sudan çıkarmış. İki elinin başparmağı arasında sımsıkı tutmuş, eğilmiş, kulağına bir şeyler söylemiş...
O gün bu gündür dülger balığı, denizlerin görünüşü pek dehşetli, fakat huyu pek uysal, pek zavallı bir yaratığıdır. Birçok yerlerinde çiviye, kesere, eğriye, kerpetene, destereye, eğeye benzer çıkıntıları, kemikle kılçık arası dikenleri vardır. Dülger balığı adı ona bunlardan ötürü takılmış olmalı.
Bütün bu alat ü edavatın dört yanını, şeffaf naylondan diyebileceğimiz işlemeli bir zar çevirmiştir. Kuyruğa doğru bu incecik zar azıcık kalınlaşır, rengi koyulaşır, bir balık kuyruğunun biçimini alır.
Oltaya tutuldu muydu dünyasına, sulara küsüverir. Nasıl bir korku içine düşer kimbilir? Onun için dünya bomboştur artık. Oltadan kurtulsa da fayda yoktur. Suyun yüzüne yamyassı serilir. Kocaman gözleriyle insana mahzun mahzun bakar durur. Sandala aldığınız zaman dakikalarca onun sesini işitirsiniz. Ya, sesini! Bir o, bir de kırlangıç balığı sandalda ölünceye kadar ikide bir feryada benzer, soluğa benzer acı bir ses çıkarır. İnce zardan ağzını bir kere ağlara vurmasın, küstüğünün resmidir dülger balığının.
Bir gün, balıkçı kahvesinin önündeki; yarısı kırmızı, yarısı beyaz çiçek açan akasyanın dalına asılmış bir dülger balığı gördüm. Rengi denizden çıktığı zamandı. Yalnız aletlerinin etrafını çeviren incecik, ipekten bile yumuşak zarları titreyip duruyordu. Böyle bir oynama hiç görmemiştim. Evet, bu bir oyundu. Bir görünmez iç rüzgârının oyunuydu. Vücutta, görünüşte hiçbir titreme yoktu. Yalnız bu zarlar zevkli bir ürperişle tatlı tatlı titriyorlardı. İlk bakışta insana zevkli, eğlenceli bir şeymiş gibi gelen bu titreme, hakikatte bir ölüm dansıydı. Sanki dülger balığının ruhu, rüzgâr rüzgâr, bu incecik zarlardan çıkıp gidiyordu; bir dirhem kalmamışcasına.
Hani bazı yaz günleri hiç rüzgâr yokken, deniz üstünde bir meneviş peydahlanır. İşte böyle bir cazip titremeydi bu. İnsanın içini zevkle, saadetle dolduruyordu. Ancak, balığın ölmek üzere olduğu düşünülürse, bu titremenin anlamı hafifçe acıya yorulabilirdi. Ama insan, yine de bu anlam’a almamağa çalışıyordu. Belki de bu, harikulâde tatlı bir ölümdür. Belki de balık, hâlâ suda, derinliklerde bulunduğunu sanıyordur. Karnı tok, sırtı pektir. Akşam olmuştur. Denizin dibinin kumları gıdıklayıcıdır. Altta, dişi yumurtaları, üstte erkek tohumları sallanıyor, sallanıyor, sallanıyordu. Vücudunu bir şehvet anı sarmıştır… Birdenbire dehşetli bir şey gördüm: Balık tuhaf bir şekilde, ağır ağır ağarmağa, rengini atmağa, hem de beyaz kesilmeğe giden bir hal almağa başlamıştı. Acaba bana mı öyle geliyor? Sahiden rengini mi atıyor? Demeğe, dikkatli bakmağa lüzum kalmadan, yanılmadığımı anladım.
Kenarları süsleyen zarların oyunu çabuklaşmağa, balik da, git gide, saniyeden saniyeye pek belli bir halde beyazlaşmağa başladı. İçimde dülger balığının yüreğini dolduran korkuyu duydum. Bu, hepimizin bildiği bir korku idi: Ölüm korkusu.
Artık her seyi anlamıştı. Denizlerin dibi âlemi bitmişti.. Ne akıntılara yassı vücudunu bırakmak, ne karanlık sulara, koyu yeşil yosunlara gömülmek… Ne sabahları birdenbire, yukarılardan derinlere inen, serin aydınlıkta uyanıvermek, günün mavi ve yeşil oyunları içinde kuyruk oynatmak, habbeler çıkarmak, yüze doğru fırlamak… Ne yosunlara, canlı yosunlara yatmak, ne akıntılarla âletlerini yakamozlara takarak yıkanmak, yıkanmak vardı. Her şey bitmişti:
Dülger balığının ölüm hali uzun sürüyor. Sanki balık su hava dediğimiz gaz suya alışmağa çalışmaktadır. Hani biraz dişini sıksa, alışması mümkündür gibime geldi.
Bu iki saat süren ölüm halini, dört saate, dört saati sekiz saate, sekiz saati yirmi dörde çıkardık mıydı; dülger balığını aramızda bir işle uğraşırken görüvereceğiz sanıyorum.
Onu atmosferimize, suyumuza alıştırdığımız gün, bayramlar edeceğiz. Elimize görünüsü dehşetli, korkunç, çirkin ama, aslında küser huylu, pek sakin, pek korkak, pek hassas, iyi yürekli, tatlı ve korkak bakışlı bir yaratık geçirdiğimizden böbürlenerek onu üzmek için elimizden geleni yapacağız. Şaşıracak, önce katlanacak. Onu şair, küskün, anlaşılmayan biri yapacağız. Bir gün hassaslığını, ertesi gün sevgisini, üçüncü gün korkaklığını, sükûnunu kötüleyecek, canından bezdireceğiz. İçinde ne kadar güzel şey varsa hepsini, birer birer söküp atacak. Acı acı sırıtarak İsa’nın tuttuğu belinin ortasındaki parmak izi yerlerini, mahmuzları, kerpeteni, eğesi, testeresi ve baltasıyla kazıyacak. İlk çağlardaki canavar halini bulacak.
Veysel Şatıroğlu, 1894’te Sivas’ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyaya geldi. Babası “Karaca” lakaplı, Ahmet adında bir çiftçidir. Veysel’in doğduğu sıralar, çiçek hastalığı Sivas yöresinde etkisini çok şiddetli gösteriyordu. Çiçek yüzünden Veysel’den önce, iki kız kardeşi yaşamlarını yitirmişti.
1901’de yedi yaşına girdiği sıralarda Sivas’ta çiçek salgını yeniden yaygınlaştı ve o da yakalandı bu hastalığa. Sağ gözünün görme şansı vardı ve ışığı seçebiliyordu bu gözüyle o sıralar. Ne var ki, yakasını bırakmayan olumsuzluklar Veysel’in diğer gözünün de kör olmasına sebep oldu.
Emlek yöresi olarak adlandırılan Sivas’ın âşığı ve ozanı bol diyarında, Veysel’in babası da şiire meraklı ve tekkeyle içli-dışlı birisiydi. Veysel’in üzüntüsünü az da olsa unutması için bir saz aldı ve halk ozanlarından şiirler okuyup, ezberletir oğluna. İlk saz derslerini babasının arkadaşı olan Divriği’nin köylerinden Çamışıhlı Ali Ağa’dan (Âşık Alâ) aldı ve kendini de iyice saza verdi; usta malı şiirlerden çalıp söylemeye başladı.
Aşık Veysel’in hayatında ikinci önemli değişiklik seferberlikte başladı. Kardeşi Ali ve arkadaşları harp için cephelere gidince, arkadaşsızlık ve kardeş acısı, sefalet, onu umutsuzluğa sürükledi ve yalnızlığı daha derinden hissetmeye başladı.
Veysel’in annesi ve babası seferberlik sonlarına doğru “belki biz ölürüz ve kardeşi Veysel’e bakamaz” düşüncesiyle Veysel’i akrabalarından Esma adında bir kızla evlendirdiler ve Esma’dan bir kız, bir oğlu oldu Veysel’in. Oğlan çocuğunun daha on günlükken ölümüyle hayata küsen Veysel, bundan sonra 24 Şubat 1921’de annesi, ondan 18 ay sonra da babasının ölümüyle iyice yıkıldı.
Ağabeysi Ali’nin bir kız çocuğu daha olunca çocuklara ve işlere bakması için bir hizmetkâr tuttular. Bu hizmetkar ileride Veysel’in bağrında açılacak başka yaranın da sebebi olacaktır. Bir gün Veysel hasta yatarken, kardeşi Ali de keven toplamakta iken, Veysel’in ilk eşi olan Esma’yı kandırarak kaçırdı. Veysel’in acılı yaşamına bir acı daha eklendi böylece.
Karısı bir başına bırakıp gittiğinde Veysel’in kucağında henüz altı aylık kızı vardı. İki yıl yaşadıktan sonra o da hayata gözlerini yumdu.
Veysel’in köyünden ilk ayrılışı şöyledir: Zara’nın Barzan Baleni köyünden Kasım adında birisi Veysel’i köyüne götürerek iki üç ay beraber yaşadılar. Kendisini Adana’ya göndermeyen Deli Süleyman, Sivas’lı Kalaycı Hüseyin, Veysel’e yol arkadaşlığı ettiler. Dönüşte Veysel, Hafik’in Yalıncak köyüne ve Zara’nın Girit köyüne uğrayarak 9 liraya güzel bir saz aldı; Sivas’tan Sivrialan’a dönerken arkadaşları bir “üç kağıtçı” grubuna yakalanarak bütün paralarını kaybettiler. Arkadaşları Veysel’in 9 lirasını da alarak kumara verdiler. Veysel bu hadiseden bir müddet sonra Hafik’in Karayaprak köyünden Gülizar adlı bir kadınla evlendi.”
1931 yılında Sivas Lisesi edebiyat öğretmeni olan Ahmet Kutsi Tecer ve arkadaşları “Halk Şairlerini Koruma Derneği”ni kurdular. Ve 5 Aralık 1931 tarihinde de üç gün süren Halk Şairleri Bayramı’nı düzenlediler. Böylece Veysel’in yaşamında önemli bir dönüm noktası işlemeye başladı.
1933’e kadar usta ozanlarından şiirlerinden çalıp söyledi. Cumhuriyet’in 10. yıldönümünde Ahmet Kutsi Tecer’in direktifleriyle bütün halk ozanları Cumhuriyet ve Mustafa Kemal Atatürk üzerine şiirler yazdılar. Bunlar arasında Veysel’in de vardı şiirleri. Veysel’in gün ışığına çıkan ilk şiiri böylece “Atatürk’tür Türkiye’nin ihyası”... dizesiyle başlayan şiir oldu. Bu şiirin gün yüzüne çıkışı, Veysel’in de köyünden dışarıya çıkması anlamına geliyordu.
O zaman Sivrialan’ın bağlı olduğu Ağacakışla nahiyesi müdürü Ali Rıza Bey, Veysel’in bu destanını çok beğeniyor, “Ankara’ya gönderelim” diye istiyordu. Veysel de “Ata’ya ben giderim” diye arkadaşı İbrahim ile yürüyerek yola düştüler ve Ankara’ya gittiler. Veysel Ankara’da konuksever tanıdıkların evlerinde kırkbeş gün misafir kaldı. Destanı Atatürk’e getirmek hevesiyle geldiğini söylüyorsa da destanı Atatürk’e okumak kısmet olmadı. Ancak, Hakimiyet-i Milliye (Ulus) basımevinde destanı gazeteye verildi ve destan gazetede üç gün boyunca yayınlandı. Bundan sonra da bütün yurdu dolaşmaya, dolaştığı yerlerde çalıp-söylemeye başladı.
Köy Enstitüleri’nin kurulmasıyla birlikte, yine Ahmet Kutsi Tecer’in katkılarıyla, sırasıyla Arifiye, Hasanoğlan, Çifteler, Kastamonu, Yıldızeli ve Akpınar Köy Enstitüleri’nde saz öğretmenliği yaptı. Öğretmenlik yaptığı bu okullarda Türkiye’nin kültür yaşamına damgasını vurmuş birçok aydın sanatçıyla tanışma olanağı buldu. 1965 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi, özel bir kanunla Âşık Veysel’e, “Anadilimize ve milli birliğimize yaptığı hizmetlerden ötürü” 500 lira aylık bağlandı.
21 Mart 1973 günü, sabaha karşı saat 3.30’da doğduğu köy olan Sivrialan’da, şimdi adına müze olarak düzenlenen evde yaşama gözlerini yumdu.
Kara Toprak
Dost dost diye nicesine sarıldım Benim sadık yarim kara topraktır. Beyhude dolandım boşa yoruldum Benim sadık yarim kara topraktır.
Nice güzellere bağlandım kaldım Ne bir vefa gördüm ne faydalandım Her türlü isteğim topraktan aldım Benim sadık yarim kara topraktır.
Koyun verdi kuzu verdi süt verdi Yemek verdi ekmek verdi et verdi Kazma ile dövmeyince kıt verdi Benim sadık yarim kara topraktır.
Ademden bu deme neslim getirdi Bana türlü türlü meyva yetirdi Her gün beni tepesinde götürdü Benim sadık yarim kara topraktır.
Karnın yardım kazma ile bel ile Yüzün yırttım tırnak ile el ile Yine beni karşıladı gül ile Benim sadık yarim kara topraktır.
İşkence yaptıkça bana gülerdi Bunda yalan yoktur herkesler gördü Bir çekirdek verdim dört bostan verdi Benim sadık yarim kara topraktır.
Havaya bakarsam hava alırım Toprağa bakarsam dua alırım Topraktan ayrılsam nerde kalırım Benim sadık yarim kara topraktır.
Dileğin var ise Allah'tan Almak için uzak gitme topraktan Cömertlik toprağa verilmiş Hak'tan Benim sadık yarim kara topraktır.
Hakikat ararsan açık bir nokta Allah kula yakın kul Allah'a Hak'kın hazinesi gizli toprakta Benim sadık yarim kara topraktır.
Bütün kusurlarım toprak gizliyor Merhem çalıp yaralarım düzlüyor Kolun açmış yollarımı gözlüyor Benim sadık yarim kara topraktır.
Herkim olursa bu sırra mazhar Dünyaya bırakır ölmez bir eser Gün gelir Veysel'i bağrına basar Benim sadık yarim kara topraktır.
AĞLAYI AĞLAYI VARDIM PINARA
Ağlayı ağlayı vardım pınara Kirli yağlığımı yuvermediler Herkes destisini doldurdu çıktı Bana da bi damla su vermediler
Elimde bir kadeh vardım kurnaya Hücum eylediler bana vurmaya Elimdeki kadehimi kırmaya Tuttular bir kaçı koyvermediler
Al bu kadehini kaldır dediler Gözünün yaşıyle doldur dediler Bir fincan su verdik bildir dediler Sanki ya verdiler ya vermediler
1912- 9 Aralık2005 20. yüzyılın en büyük piyanistlerinden biri olarak bilinen Macar asıllı Amerikalı müzisyen. Ünlü Macar bestecisi Bela Bartok’un öğrencisi olan Sandor, Bartok müziğinin en iyi yorumcusu olarak kabul edilir.
Budapeşte'deki Liszt Akademisi’nde Kodaly ile kompozisyon, Bartok ile piyano çalıştı. Bartok’la kurmuş olduğu yakın dostlukla bestecinin müziğinin en iyi yorumcusu oldu, bestecinin birçok eserinin dünya prömiyerini yaptı. Bu yönüyle Bartok’un dünya sanat yaşamında tanınmasında büyük katkılar sağladı. Bunlar arasındaki ilk performansı, Ocak 1945’te New York Carnegie Hall’da seslendirdiği Bartok tarafından piyano için düzenlenen Dance Suite’tir. Aynı yıl Bartok’un beklenmedik ölümü sonrasında, bestecinin 3. Piyano Konçertosu’nun son onyedi ölçüsünün orkestrasyonunu Tibor Serly tamamladı ve Sandor tarafından Ocak 1946’da Eugene Ormandy yönetimindeki Philadelphia Orkestrası ile dünya prömiyeri gerçekleştirildi.
György Sandor, 1939’da New York Carnegie Hall’daki ilk konserinden sonra; Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa, Kanada, Latin Amerika, Avustralya, Yeni Zelanda, Kuzey ve Güney Afrika, Hindistan, Orta Doğu ve Uzak Doğu’ya turneler gerçekleştirdi. 1990’da büyük bir başarı sağladığı Amerika turnesinde Bartok’un keşfedilmiş Orkestra Konçertosu’nun dünya prömiyerini sundu.
1965 yılında Bartok’un piyano eserleri üzerine yaptığı ilk kayıtlar Grand Prix Disquee layık görüldü. Sandor, Bach, Beethoven, Brahms, Debussy, M.de Falla, Liszt ve Schumann’ın yanı sıra Kodaly ve Prokofiev'in de piyano için bestelenmiş eserlerini seslendirdi. Sanatçının, Arthur Rodzinsky yönetimindeki New York Filarmoni Orkestrası ile yorumladığı Rahmaninof’un İkinci Piyano Konçertosu, Eugene Ormandy yönetiminde Philadelphia Orkestrası eşliğinde seslendirdiği Chopin’in ikinci, Bartok’un üçüncü konçertolarının kayıtları Sony Classical tarafından yayımlandı. Bartok’un Orkestra Konçertosu ve Dance Suite’in piyano düzenlemesi, 44 Keman Düeti ve Süiti Mikromos’ta CD olarak yayımlandı.
New York Üniversitesi tarafından fahri doktora unvanına layık görülen Sandor son olarak, Londra ve Buenos Aires’te Bartok’un İki Piyano ve Vurmalılar için Sonat’ını Martha Argerich ile seslendirdi, Monterrey’de, Singapur Festivali’nde ve Roma’da resitaller verdi.
Sandor, Bilkent Senfoni Orkestrası ile Bela Bartok’un “3. Piyano Konçertosu”, Franz Liszt’in “Totentanz”, “1. Piyano Konçertosu” gibi eserleri yorumlamak üzere birçok kez Ankara’ya geldi.
Piyano tekniği hakında pek çok dile çevrilmiş bir kitap yazmıştır.
Romantik Alman besteci Robert Schumann'ın karısı Clara Josephine Schumann Leipzig'de doğmuştur. Babası Friedrich Wieck tanınmış bir müzik pedagogu ve piyanistti. İlk derslerini babasından almıştır. Robert Schumann'la 1840'da evlendiler.On yıl sonra besteci Schumann akıl hastalığına yakalanarak öldü. Özellikle büyük besteci Johannes Brahms'a yakın bir dostlukla bağlıydı. Bir yandan konserler veriyor, bir yandan öğretmenlik yapıyordu. 1878'den 1892'ye kadar Frankfurt yüksek konservatuvarında piyano profesörlüğü yaptı ve orada öldü. Clara besteci olarak Robert Schumann'a "Rückert Lied"lerinden op. 12, 4 ve 11 numaralılarını bestelemiş, ayrıca piyano eserleri, bir piyano konçertosu ve oda müziği eserleri bırakmıştır.
Kendi kuşağının en önemli caz piyanistlerinden sayılan Shipp'in tarzı, daha çok "uyumlu ve harmonik çalma" olarak tanımlanabilir.
En bilinen çalışması olarak, 1997'de kemancı Mat Maneri, basçı William Parker ile birlikte yayınladığı "By the Law of Music" sayılır. Bu çalışmasının bir özelliği de, zaman zaman cazdan en uzaklaştığı bölümleri içermesidir. Law of Music, bazılarınca 90'lı yılların en önemli uzunçalarlarından biri olarak gösterilmiştir. Öteki önemli uzunçalarları; önce bir ikili çalışma olarak tasarlanan, ancak öteki çalgıcının dinletiye gelmemesi sonucu piyano ile tek kişilik bir çalışmaya dönüşen "Symbol Systems" (1995) ve bir dörtlü çalışma olan 1997 yapımı "The Flow of X"'tir
(Geethali Norah Jones Shankar) (d. 30 Mart1979) Hint asıllı ABD'li piyanist, Grammy Ödüllü şarkı yazarı ve şarkıcı.
2002'de Türk yapımcı Arif Mardin'in keşifiyle çıkardığı Come Away With Me isimli albümüyle tüm dünyada 20 milyonun üzerinde satış grafiği elde etti ve bu albümden 7 Grammy kazandı.
Müzik Yaşamı
Ünlü Hintli gitarist Ravi Shankar ın gayrimeşru kızı olarak New York'ta dünyaya gelen Jones, 5 yaşındayken kilise korolarında şarkı söylemeye başladı. Ardından piyano derslerine başlayan Jones,gençlik dönemi boyunca Billie Holiday ve Bill Evans dinledi.
15 yaşına geldiğinde annesi ile birlikte Dallas'ın merkezine taşındı. Burada Booker Washington yüksek okuluna yazıldı. Ve 16. yaşgününde ilk kez mikrofonun başına geçip, Billie Holiday'in "I'be seeing you" adlı parçasını seslendirdi.
Okumaya devam ederken 1996 yılında düzenlenen "Down Beat Student Music Awards" adlı yarışmada "En iyi caz vokalisti", "En iyi özgün kompozisyon" ödüllerini elde etti. Aynı yarışmada ertesi sene ise bir kez daha "En iyi caz vokalisti" unvanını kazandı. Daha sonra Laszlo adlı bir grupla şarkı söylemeye başladı.
Okulun ardından Teksas Üniversitesi'ne kaydoldu. İki senelik Jazz piyano eğitiminin ardından, eğitimini yarıda kesip ilk önce Greenwich kasabasına ardından Manhattan'a yerleşti. 1999 yılının Aralık ayından itibaren İlhan Erşahin'nin Wax Poetic grubu ile birlikte şarkı söylemeye başladı. Daha sonra Jesse Haris, Lee Alexander ve Dan Rieser gibi müzisyenlerle kendi grubunu kurdu.
Ekim 2000'den itibaren "Blue Note Records" şirketiyle çalışmalara başlayan Jones ve grubu, 2001'de "Blue Note" ailesine katıldı.
İlk başarısını Arif Mardin imzalı "Come Away With Me" albümle sağlayan Norah Jones, Ray Charles, Dolly Parton gibi usta isimlerle çalıştı. New Orleans Jazz Festivali'nde sahne aldı. Ardından gelen ikinci albümü "Feels Like Home" ve Ray Charles'la yaptığı düetiyle, 2005 yılında Grammy'lerine 3 tane daha ekledi.
Norah Jones, şimdilerde, küçüklüğünde dinlediği Billie Holliday, Ella Fitzgerald gibi isimlerle birlikte dünyanın en iyi caz kadın vokalistlerinden biri olarak anılıyor.
Kuzey Almanya’lı Johannes Brahms'ın babası Hamburg’ta kontrbasçıydı. Brahms’da küçüklüğünde dans yerlerinde çalmıştı. Oradan, büyük kemancı Joseph Joachim vasıtasıyla Robert Schumann’ın muhitine girdi.
Brahms’ta müziğe yeni imkanlar açacak bir kudret sezen Schumann, bu başlık altında yazdığı bir makale ile onu dünyaya tanıttı. Detmold’de huzur içinde geçirdiği senelerden sonra Hamburg’ta kendisini deneyen Brahms, Göttingen ve Bonn şehirlerine gidip oralarda bir müddet kaldı. Mürzzuschlag ve Tutzing gibi küçük kasabalarda geçirdiği günler eserleri için önemli tesirler yarattı. Nihayet Viyana’ya yerleşti. Bu, Brahms’ın talihini tayin eden, hayatının son durağı oldu. Bruckner gibi Brahms’da bekar kalmıştır. Fakat sayısı pek fazla olan dostları –ki başta Clara Schumann, joseph Joachim, Hans von Bülow, Theodor Billroth geliyordu- geçimsiz olarak tanınan ihtiyarı hayata bağladı.
Fakat her zaman, resimlerde ve kitaplarda gördüğümüz beyaz sakallı ihtiyar değildi. Genç Brahms hülyalar ve romantik heyecanlarla dolu coşkun bir delikanlıydı. Hoffmann vari (1776-1822 şair besteci ve ressam) bir şekilde kendini genç bir Johannes Kreisler olarak görüyordu. Yukarıda söylediğimiz gibi, istemiyerel fikir ihtilaflarına karıştı. Fakat zaman onu destekledi ve başarıya ulaştırdı.
Coşkun delikanlı Brahms olgunlaşarak formlara bağlı bir klasikçi oldu. Haydn ve Handel’den daha gerilere giderek Bach ve onun manevi atalarıyla ilgilendi, böylece bu seviyeye yükseldi. Devrin görüşü dahilinde halk türküleri ile uğraştı ve bu yolda, yeniden uyanan tarihi düşünüşün neticesi olarak canlanan eski stillere karşı sevgi ve ilgi gösterdi. Böylece senfoniler, sonatlar, Schubert ve Schumann ruhundan mülhem olan oda müziği eserleri, konçertolar, liedler ve lirik piyano ğarçaları yanında moteler, org eserleri ve dini mahiyette olan eserler yarattı (Alman Requiem’i).
Viyana’da yerleşmesi, hiç değişmeyen ve ayrı tabiatta bir kuzey Almanyalı olmasına rağmen Viyana’yı sevmesi dikkate değer bir özellik taşımaktadır. Schumann’ın yapamadığı şeye, yani klasiklerden sonraki Viyana’da hayal kırıklığına uğramamaya muvaffak oldu. Bach’ın ve Bach’tan önceki zamanların şekillendirme ve ifade tarzını klasiklerin zihniyeti ile kaynaştırarak kendi stilini yarattı. Brahms’ın ifadesinde bir güz havası melankoli kabilinden acı bir havanın esmekte olduğu söylendi. Brahms’ın neşelenmek isteyince (mezar benim sevincimdir) koralini söylediği nükte olarak anlatılırdı. Bu söz kötü niyetle söylenmiştir. Fakat birazda gerçeğin ifadesidir. (Onun stili bir gelişmenin, mazinin derinliklerine yönelen bir bakıştır).
Bu bakış Brahms’ıa ve kendisinden sonra gelenlere birçok malümat kazandırmıştır. Bach külliyatı yayınlarının en ciddi mesai ortaklarından biri olan Brahms, bugün mevcudiyeti tabii görünen definelerin meydana çıkarılmasına yardım etmiştir. Bunu hiç unutmamak gerekir.
Babası Fransız, annesi Polonyalı olup ömrünün büyük kısmını şöhretini kazandığı Paris'te geçirmesine ve klasik müzik literatüründe Fransız ismiyle anılmasına rağmen gönlü her zaman o dönem Rus işgali altındaki vatanı Polonya'da olmuştur. Bu durumu ile Chopin devrinin önemli karakterlerindendir. Milli sınırların üzerinde bir müzisyendi denebilir. Zaten 19.yyda ortaya çıkan yeni tip bir sanatkarın veya dahi virtüözlerin hali milli bir sanatkar olmaktan çok evrensel bir sanatkar olmaktır.
Chopin, tam anlamıyla romantik bir sanatkar, fakat yine yaratılış bakımından bambaşka bir şahsiyetti. Besteciliği bunu en açık şekilde gösterir. Pek az eseri istisna edilirse besteciliği tamamen piyanoya vurmuştur. Piyanodan kendini gösteren yeni tınlama imkanları çıkarmış, ayrıca devrinin henüz ulaşamadığı tınıları bile keşfetmiştir. Bununla birlikte armonilerinin geniş ve zengin ifade sahası, çok farklı üstünlüğünü, bu melodiler ve onların ortaya konuşunda beliren ritmlerin özel bir serbestlikle düzenlenişi ve sonunda lirik şiire has bir tattan gelişerek yükselen ifade yeteneği gibi nitelikleriyle, Chopin’in Fransız müziğinin ancak çok daha sonra varabildiği özelliklerin ilk hatlarını tespit etmek mümkündür.
Ne kadar uzakta yaşasa da derin bir hisle vatanına daima bağlı kalmıştır. Kendisinden önce konser salonlarında görülen Mazurka ve Polonezlerifolklör statüsünden çıkarıp sanat seviyesine yükselten odur.
Gerçekte, yeteneği küçük yaşta beliren ve genç yaşta olgunlaşan bu müzisyen de çalışma yolunu tutmak zorunda kaldı. Beethoven’in öldüğü sene Joseph Elsner’in öğrencisi olarak Varşova’da genel dikkat ve ilgiyi üzerine çekti. Viyana’da kaldıktan sonra Temmuz Devrimi sırasında Paris’e geldi. Orada piyanist olarak ünlendi ve adı Avrupa'nın her tarafına yayıldı. Besteciliği de orada gelişti ve yükseldi. 1837-1847 arasında Fransız yazar George Sand (Barones Dudevant) ile inişli çıkışlı bir ilişki yaşadı. Ömrü boyunca kırılgan ve zayıf olan bedeni 1849'da tüberküloza yenik düştü. Cenazesinde kendi bestelediği MarcheFunébre-Cenaze Marşının (2.Piyano Sonatı-3.Bölüm) değil Mozart'ın Requiem'inin çalınmasını istedi. Paris'te Pére-Lachaise mezarlığında gömülüdür.
Chopin’in yeni bir fikri aristokrasisinin temsilcisi olarak gören Schumann genç besteciyi sonsuz takdir ifade eden şu sözlerle alenen selamlıyordu: “Şapkalarınızı çıkarın baylar, bir dahi geliyor. Şair olmak için kocaman ciltler doldurmak gerekmez; bir iki şiirle bu ünvana layık olabilirsin. Chopin de böyle şiirler yazmıştır”.
Louis Hector Berlioz, 11 Aralık 1803 yılında, Güney Fransa’nın Grenoble kentinin yakınlarında bulunan La Coté-Saint Andre’de dünyaya geldi. 5 kardeşin en büyüğü olan Hector, ilk eğitimini babası Louis-Joseph’ten aldı. Babası dönemin ünlü doktorlarından biriydi ve ayrıca edebiyat, fen ve dil dersleri veriyordu. Louis-Joseph küçük Hector’un eğitimini bu alanlar üzerine yoğunlaştırmıştı; babası için müzik sadece bir eğlence aracıydı.
Küçük Hector oldukça hassas bir çocuktu. Duyduğu ve gördüğü herşey onu etkiliyordu. Hatta okuduğu hikayeler biraz acıklı olsa, gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Bu kadar hassas olan bir çocuğun ilerde yaşayacağı aşklarındaki tutkulu bağlılığı kendini çok geçmeden belli etti. Daha 12 yaşındayken komşularının kızı 18 yaşındaki Estelle Duboeuf’e ümitsiz bir şekilde aşık oldu ve sözcüklerle ifade edemediği yeni duygularını müziğe aktardı. Babasının sadece eğlence olarak gördüğü müzik, Hector i başka anlamlar taşıyordu. Müziğin söndürülemeuecek yangınının ilk çin çokkıvılcımları bu aşkla başladı. Evdeki dolapların birinin çekmecesinden bulduğu blokflüt onun ilk enstrümanı oldu ve kimsenin yardımı olmadan bunu öğrenmeyi başardı. Yeteneği gitgide gelişmeye başlamıştı; kısa bir süre sonra da flüt çalmayı öğrendi. Bütün diretmelerine rağmen baba, Hector’un bu yeteneğini kabul etmek zorunda kaldı ve onu ders alması için bir müzik öğretmenine gönderdi. Bu Berlioz’un inatçı karakterini ortaya koyan ilk örnek oldu. Hector bir yıl içinde müzik derslerinde öylesine ilerledi ki, babasının yaylı çalgılar topluluğu için besteler yapmaya bile başladı.
Babası Louis-Joseph gönüllü olmasa da, oğlunun müziğe olan ilgisine artık karşı çıkmıyordu. Dahası, Paris’te bulunan ünlü Pleyel yayınevine bir mektup yazarak gözü müzikten başka birşey görmeyen 15 yaşındaki oğlu Hector’un eserlerinin yayınlanmasını önerdi. Her ne kadar bu mektup olayından baba oğul arasındaki ilişkinin sorunsuz gittiği sanılsa da, herşey göründüğü gibi değildi. Babası Hector’un aile geleneğini sürdürmesini ve kendisi gibi doktor olmasını arzuluyordu. Hector ise tıp öğrenimine hiçbir ilgi duymuyordu. Bu soğuk savaş ilerde çok büyük çatışmalara dönüşecekti. Buna rağmen Hector babasının isteğini kabul ederek, 1821 yılının Ekim ayında tıp eğitimi için Paris’e gitti. Ama bunu kabul etmesinin ardında yatan asıl neden, sadece Paris’in, müziği için ona yeni dünyalar açacağını bilmesiydi. 18 yaşında ki genç Hector yaşıtlarına göre oldukça kısa boyluydu. 1.60 olan boyuna rağmen kumral saçları, kasaba delikanlısının ateşli gözleri onu yeterince yakışıklı kılıyordu. Aslında Hector, Paris’in kozmopolit yaşamına, eğlence dünyasına ve eğitim olanaklarına hayranlık duymuştu ama yine de bu dünta içinde kaybolup gitmekten oldukça korkuyordu. Bütün korkularına rağmen balolara ve gürültülü partilere katılmaktan da geri kalmıyordu.
Paris’e geldiği anda hayatında yeni bir sayfa açılmıştı. Genç Hector önce Opera’yı keşfetti, Gluck’ün “Iphigénie en Tauride” adlı operasını izlediğinde gelecekteki kaderi de yazılmış oldu. Onun için hayat müzik demekti. Hemen Paris Konservaruarı’nın kütüphanesine giderek orada bulunan notaları incelemeye başladı ve Gerono adlı bir müzisyenden de dersler alarak eğitimini geliştirdi. Bir opera bestelemek amacıyla her zamanki girişkenliğiyle Fransız Akademisi ünlü yazar Andrieux’den maddi yardım istediyse de, girişimi kibarca reddedildi. Sonunda gereken yardımı hocası Gerono’dan sağladı ve ilk operası “Estelle ile Nemorin”I bestelemeye başladı. 1823 yılında “Kızıldeniz’in Geçilmesi” adlı oratoryosu St. Roche kilisesinde seslendirilecekken, provanın başarısız geçmesi üzerine konserden vazgeçildi. Berlioz tüm bu olumsuzluklara göğüs geröeyi kafasına koydu ve kendini daha fazla geliştirmek için Jean François Lesseur’den dersler almaya başladı. Yeni öğretmeni öğrencisinin dehasını farketmekte gecikmedi. Bu arada Berlioz babasının isteklerini de gözardı etmiyordu. Tıp okuluna devam ederek büyük bir nefretle girdiği sınavların hepsini verip ilk ve son diplomasını aldı. Artık Berlioz doktor olmayacaktı. Doğaldır ki bu kararı yaz tatilini geçirmek için geldiği evinde kasırga etkisi yaptı. Babası oğlunun bu anlamsız ısrarlarını anlamıyordu. Ona göre, aile geleneğini sürdürerek doktor olmak yerine, boş hayallere kapılıp müzisyen olmak fikri tam bir aptallıktı. Berlioz ise çoktan verdiği kararını daha önce babasına yazdığı mektupta belirtmişti: “Müzikte başarıya ulaşacağıma inanıyorum. İçimdeki doğanın sesi, mantığın itirazlarından daha güçlü”.
Sonunda olan Hector’un aylığına oldu ve babası ona gönderdiği parayı kesti. Besteci olarak üstün yeteneğini kanıtlamak amacıyla yeni bitirdiği “Missa”yı, aldığı 1200 Frank borçla St. Roche kilisesinde seslendirtti. Bu sefer konser başarılı geçti ve adı Paris çevresinde duyulmaya başladı.
Dikbaşlı ve inatçı oğlunun tüm ısrarlarına dayanamayan babası sonunda, Paris Konservatuarı’na girmesi için ona izin verdi, hem de 1200 franklık borcunu ödeyerek… Hector burada Raicha adında bir profesörden armoni, kontrpuan; Lesseur adında bir profesörden de kompozisyon dersler almaya başladı. İstedikleri gerçekleşen, ama bu arada beş parasız kalan Hector, geçinmek için gitar dersleri vermeye başladı. Verdiği derslerden aldığı para yeterli olmayınca, bu defa bir vodvil tiyatrosunun korosunda çalışarak ayda 50 frank daha kazanmaya başladı. 1830 yılında kazanacağı Roma Ödülü’ne tam dört defa başvurmuş, ama her seferinde elenmişti. Aslında Hector’un gözü Roma’da alacağı eğitimde değildi, çünkü Roma 100 yıl öncesinde olduğu gibi müziğin merkezi olma özelliğini çoktan yitirmişti. Hector için önemli olan 5 yıl Roma’da kalma hakkıydı ve bunu ne pahasına olursa olsun kazanacaktı.
Bütün bu çalışmalar devam ederken, aşk Berlioz’un kapısını tekrar çaldı. Hem de öylesine bir çalıştı ki bu, Berlioz için artık her şey eskisi gibi olmayacaktı. 1827 yılında bir Tiyatroda seyrettiği, Shakespeare’in “Hamlet” oyunu sırasında başrol oyuncusu İrlanda’lı Henrietta Smithson’a yıldırım aikıyla tutuldu. Bu öylesine bir aşktı ki, Hector genç kadına neredeyse çuval dolusu aşk mektupları gönderiyordu. Ama bütün mektuplar aynı cevabı alıyordu: HAYIR… Hector aşkından deliye dönmüştü, uyku uyuyamıyor, geceleri sabaha kadar bomboş sokaklarda yürüyordu. Sonunda tıpkı ilk aşkı Estelle’de olduğu gibi, ümitsiz aşkını notalara dökmeye başladı ve 1830 yılında onu dünyaya tanıtacak olan “Fantastik Senfoni”sinin ilk şeklini bitirdi. Bu arada bıkıp usanmadan başvurduğu Roma Ödülü Yarışması’nda 2. olmuştu.
Hayatı biraz olsun düzene giren Berlioz için Henrietta’ya olan ümitsiz aşkını bitirebilmek çok önemli gibi görünüyordu; her ne kadar “bu aşk bitti…” diyorsa da içindeki aşk ateşi hiç bir zaman sönmemişti. Henrietta’ya olan aşkını unutmak için kendisiyle aynı okulda ders veren piyanist Camille Moke ile ilgilenmeye başladı ve onunla nişanlandı. Müzik hayatındaki grafiği 1830 yılında hızla yükselmeye başlamıştı. 5 Aralık’ta “Fantastik Senfoni”sini seslendirtirken, “Sardanapal” kantatıyla da, yıllarca peşinden koştuğu ünlü Roma Ödülü’nü kazanıyordu.
Paris’te gittikçe ünlenen ve evlilik hazırlığında bulunan Berlioz için İtalya’ya gitmek, açıkçası eskisi kadar cazip gelmiyordu. Sonuçta endişelerinde haklı çıkmıştı, Roma’ya vardığında onu kötü bir haber karşıladı. Nişanlısı Camille Moka nişanı bozarak Camil Pleyel ile evlenmişti. Dahası, gözlerden uzak kaldığı için Berlioz ve müziği Paris’te unutulmaya başlamıştı. Italya’da kaldığı 14 ay içinde “Rob Roy”, “Korsan”, “Kral Lear” uvertürlerinden başka “Lélio” yada öteki adıyla “Hayata Dönüş”ü besteledi, “Fantastik Senfoni”sinin üzerinde düzeltmeler yaptı. Paris’e döndüğünde kendinden söz ettirmeye karar vererek İtalya’dan atrıldı. Paris’te ise hiçbir şey bıraktığı gibi değildi, sanki bir devrim olmuş, insanlar sokaklara dökülmüş, hayat tarzı çok değişmişti. Berlioz da bu değişime ayak uydurarak müzik tarzında köklü değişimler yapmaya koyuldu. Paris’e dönmesiyle birlikte kendi eserlerinden oluşan konserler dizisine başladı. Berlioz şimdiye kadar opera besteleme konusunda pek başarılı olmamıştı. Librettosunu arkadaşı Humbert Ferrand’ın yazdığı “Fransız Yargıçları”adlı operasını hiçbir yer oynamayı kabul etmeyince, Berlioz sinirlenerek bütün eserlerini yok etmek istedi, ama daha sonra bundan vazgeçerek eserlerini gözden geçirmeye başladı.
1833 yılı onun için parlama yılı oldu. Şansı dönmeye başlamıştı ve eserlerinin seslendirildiği bir konserde hiç ummadığı birisiyle karşılaşacaktı. Yıllarca unutmak için çırpındığı aşkı Henrietta Smithson, dinleyiciler arasında onu çılgınca alkışlıyordu.
Berlioz sonunda istediğine kavuşmuştu, ama bu sefer iki tarafın aileleri pürüz çıkardı ve evlenmelerine şiddetle karşı çıktı. Henrietta, eğer evlenmelerine karşı çıkmaya devam ederlerse zehir içerek intihar edeceklerini söyleyince mecburen bu evliliğe onay vermek zorunda kaldılar. Evlilikleri küçük bir kilisede sade bir törenle gerçekleşti. Bir iki tanıdık ve nikah şahidi olarak da sadece Franz Liszt vardı. Kısa bir balayından sonra, bir sonraki yılın ağustos ayına kadar kalacakları eve yerleştiler. Montmartre’de bulunan bu evde tek çocukları olan Louis dünyaya geldi. 1834 yılında kendisini en az “Fantastik Senfoni” kadar dünyaya tanıtacak olan başka bir esere daha imza attı. “Fantastik Senfoni”nin tamamlanmasından sonra ünlü keman virtüozu Niccolo Paganini Berlioz’a giderek, elindeki çok değerli Stradivarius viyola için bir beste yapmasını istedi. Berlioz da solo viyola partileriyle süslü “Harold İtalya’da” adlı eseri 1834 yılında besteledi. Ancak 4 yıl sonra seslendirilme olanağı bulan bu eserin çalınması sırasında dinleyiciler arasında bulunan Paganini, konserden sonra Berlioz’a giderek hayranlığını belirtti ve ellerini öpmek istedi. “Harold İtalya’da”nın başarısnı Paganini’yi çok etkilemişti, bunun karşılında Berlioz’a 20.000 Franklık bir teşekkür çeki gönderdi. Ertesi gün bütün Paris bu haberle çalkalanıyordu. Çünkü cimriliğiyle tanınan Paganini’nin böylesine büyük bir bonkörlük yapması inanılmaz bir olaydı.
Berlioz bütün bu gelişmelere rağmen para sıkıntısı çekiyordu. Roma Ödülün’den dolayı yılda hala 3000 frank alıyordu, ama bu para onu geçindirmekten çok uzaktı. 1835 yılında, para kazanabileceği başka bir işe daha başladı ve “Tartışmalar Dergisi”nde (Le Journal des Debats) müzik eleştirileri yazdı. Berlioz opera yazmaya devam ediyordu, ama operaları ya oynanmıyor yada çok kısa sürede gösterimden kaldırılıyordu. 1830-1840 yılları arasında doğru dürüst operası olmayan Fransız besteci olarak bir tek o kalmıştı. Bu arada yolunda gitmeyen sadece işleri değildi tabii, evliliğinde de çatırdamalar başlamıştı. Yıllarca aşkından ne yaptığını bilmeyen Berlioz, Henrietta’ya olan ilgisini yitirmiş, onun yerine İspanyol şarkıcı Marie Recio ile metres hayatı yaşamaya başlamıştı. Marie ile tanışmaları Belçika’ya yaptığı ziyaret sırasında olmuş ve bu güzel şarkıcı ona yol boyunca eşlik etmişti. Berlioz’un Avrupa yolculukları aralıklı olarak 20 yıl boyunca sürdü. 1846 yılında Rusya’ya yaptığı turne, en başarılı turnesi oldu. Burada adına ziyafetler verilerek onurlandırıldı.
1843 yılı Berlioz için Almanya’da tanınma yılı oldu. Leipzig’de Robert Schumann, Berlin’de Meyerbeer’le tanışma fırsatı buldu ve Almanya’nın çeşitli şehirlerinde eserlerini seslendirtti. Beğenilmeyen operaları arasında bulunan “Benvenutto Cellini” operasının ikinci perdesinin girişinden genişleterek yazdığı “Roma Karnavalı” uvertürünü 1844 yılının şubat ayında seslendirtti ve yine aynı yıl ünlü “Çalgılama ve Orkestralama El Kitabı” adlı eserini yayınladı. Ünü arttıkça davetlerin ardı arkası kesilmedi ve ondra’dan gelen teklifi kabul ederek burada opera yönetmenliği yaptı. Ama, operalar Berlioz’a pek şans getirmiyordu ve opera çok geçmeden iflas etti. Bunun üzerine o Paris’e geri dönerek anılarını yazmaya başladı. Berlioz’un başarısına trajedilerin gölgesinin düşmesi uzun sürmedi. Önce babasını kaybetti. 1848 yılında ölen babasıyla arası tıp mesleğini terk ettiğinden bu yana hiç düzelmemişti, öyle ki Louis-Joseph oğlunun bir tek eserini dinlemeden ölmüştü. Daha sonra Henrietta geçirdiği bir kaza sonunda felç oldu. Beste ve yazı çalışmalarına ağırlık veren Berlioz, başarısızlıkla ayrıldığı Londra’dan yeni bir teklif alarak, önerilen işi kabul etti. Burada “Yeni Filarmoni Derneği”nin (New Philarmonic Society) müzik yönetmeni oldu ve 1852 yılına kadar derneğin konserini yönetti.
Berlioz’un yıldızı yeniden parlamaya başlamıştı. Franz Liszt Weimar’da “Benvenutto Cellini” operasını sahneye koymuş, opera Berlioz’un da hazır bulunduğu iki gösteride tekrarlanmıştı. Başarılı gösteriden sonra, operanın Londra’da sahnelenmesine karar verildi. Hayatında başarısı hiçbir zaman zuzun süreli olmayan Berlioz için kader yeniden aynı oyunu oynadı. Londra “Covent Garden”da Berlioz yönetimindeki operanın gösterimi kelimenin tam anlamıyla fiyasko oldu. Aksilikler tekrarlanmaya başlamıştı. 6 yıldır felç olan Henrietta 1854 yılında öldü. Her ne kadar ayrı yaşıyor olsalar da, Berlioz için sevmiş olduğu birini kaybetmek yeterince üzücü oldu. Tuttuğu yas uzun sürmedi ve aynı yılın Ekim ayında 13 yıldır metres hayatı yaşadığı Marie Recio’yla evlendi. Ama bu evlilik ihtiras ve aşktan yoksundu. Öyle ki her aşık oluşunda besteler yapan Berlioz için Marie ilham perisinin kaçmasına neden oluyordu. 1855 yılında Weimar’da adına düzenlenen festival ve “Paris Dünya Sergisi”nde eserlerinin seslendirilmesi ona bir parça moral verir gibi oldu. Yine de Berlioz büyük bir opera besteleme arzusuyla yanıp tutuşuyordu. 1856 yılında bestelemeye başladığı “Truvalılar” operasını iki yıl içerisinde tamamladıysa da, oynatması kolay olmadı. Operanın ikinci bölümü olan “Truvalılar Kartaca”da 1863 yılının Kasım ayında “Paris Lirik Tiyatrosu”nda sahnelendi. 22 ayundan sonra prodüksiyonla ilgili sorunlar çıktı ve opera gösterimden kaldırıldı. Zaten hassas biri olan Berlioz buna şiddetle karşı koykuysa da bu kalbini zayıflatmaktan başka işe yaramadı. Artık 60 yaşındaydı, kendini yaşlı ve yorgun hissediyordu ayrıca bağırsaklarından rahatsızlanmıştı. Bunlar yetmiyormuş gibi ikinci karısı Marie de ölünce, Berlioz, kendine destek verecek birilerini armaya başladı. Ilk eşi Estelle Doubeuf’la olan dostlukları devam ediyordu. O da 60’ını çoktan geçmişti. Berlioz’un yaptığı evlilik teklifini reddettiyse de dostlukları ölene kadar sürdü. Yorgun Berlioz’a en büyük darbe 1867 Haziran ayında indi. Çok sevdiği oğlu Louis’in Havana’dan gelen ölüm haberi onu tamamen yıktı. Kendini toplamak amacıyla St. Petersburg (Leningard)’a giden Berlioz, burada Balakirev ve Tchaikovsky ile tanıştı. Birkaç konser yönettikten sonra gittiği Monako ve Nice gezisinde düşerek yaralandı. Berlioz için hayat artık zor gelmeye başlamıştı. 65 yaşındaki yorgun kalbi 1869 martının 8’inde durdu. Mezarı Montmarte’de bulunmaktadır. Müzik dünyasının bu inatçı ve şanssız bestecisi, bütün bu olumsuzluklara rağmen ismini gelecek nesillere bırakmayı başardı, hem de arkasından hala tartışılacak konu ve bestelerle…
başka türlü bir şey benim istediğim
ne ağaca benzer, ne de buluta
burası gibi değil gideceğim memleket
denizi ayrı deniz,
havası ayrı hava..
bir başka yolculuk dalından düşmek yere
yaşadığından uzun
bir tatlı yolculuk dalından inmek yere
ağacın yüksekliğince
dalın yüksekliğince rüzgarda
ve bir yeni ömür
vardığın çimen yeşilliğince
nerde gördüklerim
nerde o beklediğim
rengi başka
tadı başka..
C.Y.